Gökyüzü Ağlıyor

Yüzünde bütün dünyayı boş vermişçesine acı bir tebessümle gözlerini açtı. Son zamanlarda böyle uyanırdı hep, ama böyle kalamazdı saatler ilerledikçe. Kenarda asılı duran kırık aynada kendine takıldı gözleri. O kadar çok zaman geçmişti ki aynaya bakmayalı kendine bile bir an yabancı gelmişti. Gözlerinin altındaki morluklar dikkatini çekti. Fazla uykudan mı olmuştu yoksa düzensiz hayatı yüzünden mi? Neyse ne, zaten ne önemi vardı ki? Tam o sırada ailesi de evden çıkıyordu, evde tek başına kamıştı. Pencerenin kenarından ailesi gözden kayboluncaya kadar arkalarından baktı. Ne yapardı ki insan evde böyle durumlarda? Bilgisayar oynayabilirdi ya da televizyonu mu açmalıydı? Kitap okuyabilirdi mesela yahut dışarı mı çıksındı? Sonradan evinin dışarıdan daha güvenli bir yer olduğunu düşünüp vaz mı geçsindi?

Bunların hiçbirini yapamayacaktı, zaten sadece dışarı bakmak geliyordu içinden. Çok derin bir hüzün sardı içini, sabah ki boşvermiş insan değildi. Pencereden etrafa bakıyordu, gözünün görebildiği en uzak noktalara bakarken sadece “Neden?” diyebildi kendi kendine.

Üzüntülerini anlatmaya çalışsa anlar mıydı insanlar? Dinlermiydiler onu gerçekten. Biliyorlardı çünkü… Kimse anlamıyordu onu ya da anlamak istemiyorlardı.

Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, kapalıydı hava. Yine yüzünde aynı acı gülümse belirdi “kül rengi, benim içim gibi” diye geçirdi içinden. Yağmur henüz yağmıyordu ama yağmak üzereydi. İnsanın ağlamadan önce gözünde yaş biriktiği o son an gibiydi gökyüzü de. O son an… İnsanın, acının o doruk noktasını tattığı an. Gözyaşı gözlerinden akıp gitse, bir damla gözyaşı bile olsa rahatlayacaktır. Ama o gözyaşı orada kalır, ağlayamazsın. Çünkü ağlarsan acının hafifleyeceğini bilirsin, işte sırf bu yüzden ağlamak istemezsin. İşte gökyüzüyle burada aynı kaderi paylaşıyorlardı, ikiside ağlamaya çalışıyor bir türlü ağlayamıyorlardı. O ağlarsa hüznüne gökyüzüne verip rahatlayacak, yağmur yağsa gökyüzü kasvetini ona verip rahatlayacak…

O sıra sokaktan kızıyla geçen bir teyzeye ilişmişti gözü. Baya yaşlı ve ihtiyaç sahibi görünüyorlardı. Yüzündeki her bir çizgide bin hikaye, bin dert yatıyordur kesin diye düşündü. Hayatın sırtına yüklediği yüklerden dolayı biraz kamburu çıkmış olsada elinden geldiğince dik durmaya çalışıyordu. Kendine tekrar “Neden?” sorusunu yöneltti. Bir şeyler hissetmeye, kendi canını acıtmaya çalışıyordu. Ama bu kadın bile canının yanması için bir neden değildi. Çünkü o acıyı çok kez tatmıştı ve kalbi buna alışıktı. Alıştırmıştı kendini acıya ya da alıştırılmıştı…

Tekrar gökyüzüne kaldırdı kafasını ve gözlerinden yaşlar akıverdi. Yağmur hala yağmıyordu. Sırf ona inat yağmıyordu ama o dayanamamıştı artık. Gözlerini kırpmadığı halde, kendini tutmaya çalıştığı halde gözlerinden süzüleverdi yaşlar. Gökyüzü ağlamak için geç kalmıştı artık. O bulunduğu hale ağlıyordu… Yağmurun yağması onu ağlatmaya yetecekken o şimdi gökyüzü bile ona ihanet ettiği için, yağmur yağmadığı için ağlıyordu. Belki farkında bile değildi ağladığının, öylece tepkisiz kaldı gözyaşlarına.

Sahi niçin ağlıyordu? Üzüntülerini anlatmaya çalışsa anlar mıydı insanlar? Dinlermiydiler onu gerçekten. Biliyorlardı çünkü… Kimse anlamıyordu onu ya da anlamak istemiyorlardı hala.

Şimdi her şey yine aynı mıydı? Etrafa bakıp yaşlı teyzeyi aradı gözleri ama göremedi, her şey aynı değildi. Derken sokağın başında ailesinin geldiğini gördü. Hemen kendini toparlamaya çalıştı, çünkü onu böyle bir şekilde görmelerini istemiyordu. Kapkara duman lekeleriyle kaplı duvarların arasındaki, süngerleri çıkmış yırtık, eski bir koltukta kırılan ayağını,kokuşmuş bir yorganın altına sokma çabasındayken içeriye kendi yaşlarında iki çocuk girdi. İçlerinden daha kısa ve cılız olan çocuk, ona çöpten bulabildikleri kuru bir ekmek parçası uzattı.

Sadece “Teşekkür ederim” diyebildi mahçup bir ses tonuyla… Yağmur ve gökgürültüsü sesi eşliğinde…

Yayım tarihi
Kişisel olarak sınıflandırılmış

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir